
Ne diyor Cansever: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor”. Hep seninle geliyor.
Bugünlerde yine, yeni ve yeniden çocukluğumu andığım zamanlardan geçiyorum. Öyle çok mutlu, şen, sosyal bir çocuk değildim oysa. Yalnız, sessiz ve asosyal sıfatları çocukluğumdaki ben’i daha iyi tarif eder hatta.
Arkadaşlarım oldu, olmadı değil. Keyifli zamanlarım oldu, olmadı diyemem. Ama sınırlıdır. Özlem duyulabilecek şahane anılarımın, mükemmel arkadaşlıklarımın olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
Yine de çok özlüyorum. Tekrar büyümeyeceksem 2000’li yılların başına gidip orada kalmak bile isteyebilirim. Çünkü hayata tertemiz bir pencereden, müthiş bir umutla baktığımı hatırlıyorum.
Bir gofretin, bir krakerin beni ne kadar sevindirdiğini anımsıyorum. Yokluğun içinde yarattığımız büyük zenginliği, aile olmanın hakkını verdiğimizi yad ediyorum.
Hep büyümek istedim. Her çocuk hep büyümek ister. Bugünün böyle olacağını bilseydim ister miydim, emin değilim. Gerçi bilseydik, bilebilseydik neler istemezdik ayrı mesele.
Bana bunları az önce yediğim vişne yazdırdı biliyor musunuz? Pazardan aldığım vişne. Çocukluğumda dalından koparıp yeme imkânım vardı.
Bahçemizde erik, kayısı, armut, ayva, yenidünya, üzüm, incir, dut ağaçları vardı. Komşularımızın bahçelerinde ağaçlar vardı. Komşularımızın bahçeleri vardı.
2002 olur. Haziran. Dünya Kupası’nda Brezilya ile grupta oynadığımız ilk maç günü.
Ya da 2003. Sertab Erener’in Eurovision’da birinci olduğu mayıs akşamı.
Veya 2004’te Çemberimde Gül Oya’nın yayınlanmaya başladığı Eylül gecesi.
Rafet El Roman’ın Bana Sen Lazımsın dediği 2005’ten bir gün de olur.
Mümkün mü? Gidebilir miyiz bir daha o zamanlara? Selam olsun ağaçlara, çocuklara ve çocukluklara..