Akademisyen ve Yazar Doç. Dr. Erkan Şenşekerci ile Sohbet

Scroll down to content

Sizi tanıyabilir miyiz?

Balkan göçmeni bir topluluğun son jenerasyonu olarak Bursa’da doğdum. Temel ve orta öğrenimimi yine bu kentte tamamladıktan sonra sırasıyla Anadolu Üniversitesi’nde lisans, Hacettepe Üniversitesi’nde yüksek lisans ve İstanbul Üniversitesi’nde doktora dereceleri aldım. Akdeniz Üniversitesi’nde başlayan meslek yaşamım, üç yıla yakın bir Antalya deneyiminin ardından bugüne değin Uludağ Üniversitesi’nde devam etti. Geçtiğimiz yıl felsefi bir kararla meslek yaşamımı sonlandırarak, kendi irademle 5K1N diye özetlediğim bir yaşam biçimine geçiş yaptım ve kendimi okuyup yazmaya adadım. Kedilerle yaşıyor, köpeklerle koşuyor, kahve eşliğinde kitap okuyor ve ruhumda biriken nostalji koleksiyonunu gün yüzüne çıkarmaya çalışıyorum.

Neden akademik kariyer?

Özel bir seçim ya da planlama diyemem. Albert Camus’nün, belirleyici gücüne hayatı boyunca isyan ettiği bir dizi rastlantı sonucu demek daha doğru olur. Zaten gelişmekte olan ülkelerde seçim ve planlama pek az insanın deneyimleyebildiği bir konfor ve ayrıcalık değil mi? Ülkemizde sosyal sermaye adını verdiğimiz ahalinin bütününü kucaklayan bir ulusal kariyer planı var mı ki kişilerin tek tek olsun. Ama elbette olumlu rastlantılar da, armut piş ağzıma düş şeklinde ayağımıza hazır gelmiyor. Sanıyorum, o şanslı fırsatı davet edebilmek için sizin de bir ayırt ediciliğiniz olmalı. Hacettepe Üniversitesi’nde yüksek lisans programını çok yoğun bir başvuru arasından dereceyle kazanmış, derslerde de göz dolduran başarılı bir öğrenciydim. Eh birilerine birileri lazım olunca sanıyorum, ilk akla gelen adaylar arasında yer aldım ve o beklenen teklif geldiğinde zihinsel ve ruhsal olarak hazırdım. Fırsatı tepmeyip iyi kullandım ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Edebiyata olan ilginiz nasıl başladı?

Lisansım, dil öğretimi, dilbilim ve edebiyat temelli bir lisans programı içeren Fransız dili ve eğitimiydi. Türkiye standartlarının üzerinde bir kalite ve donanıma sahip olan akademik kadrosunun bize kattıkları sayesinde, edebiyatın bütününe değilse de Fransız edebiyatı ve tarihine yönelik büyük bir tutku ile mezun olduğumu anımsıyorum. Mezuniyet sonrasında Fransız edebiyatında okuma alanı daralınca kendimi bir dönem Rus klasiklerine verdim. Ruslardaki toplumsal gerçekçilik duruşu beni kendi ülkemin gerçekleri ile yüzleşmeye zorladığı ölçüde de otuzlu yaşlarımdan itibaren Köy Enstitüsü kökenli yazarlardan başlayarak Türk edebiyatı ile ilgilenmeye başladım. Fakat akademik yaşamın en yoğun yılları olduğu için, kendi edebiyatımız konusunda kendimi halen çok yetersiz hissediyorum. Malum, yaşam bir yolculuk. Demek ki emeklilik dönemim “bizim insanlarımız” temalı okumalarla geçecek.

Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Yzmak benim için, biri okurlara ve üçü de kendime yönelik dört boyutlu bir eylem. Okurlara yönelik olan kısmı, hiç tanımadığım insanların duygu ve zihin evreninde bir yankı yaratıp orada kalıcı izler bırakabilme ayrıcalığı. Kendime yönelik olan boyutlarından ilki ise, bu ayrıcalığın yol açtığı heyecan. Kendimin başkalarınca nasıl algılandığı umursadığım bir şey olmasa da kurguladığım bir dünya hakkındaki ruhsal ve düşünsel reaksiyonlar heyecanı diri ve sürekli kılan ve dahası bir sonraki çalışmanızı motive eden çok güçlü bir enerji kaynağı. Diğer boyutlara gelince, çok zor ve istisnai bir işi başarabilmenin getirdiği ve terapi etkisi yaratan özsaygı ve en önemlisi de tepe tepe kullandığınız ifade özgürlüğü. Bu özgürlük, diğer bütün özgürlüklerin kâğıt üzerindeki varlıklarını hayata geçiren bir doğum anı gibi hissettiriyor. Düşünsenize, siz onları özgürce ifade edemiyor olduktan sonra, düşünce, bilim, sanat, din ya da vicdan anlamında özgür ilan edilmiş olmanızın bir anlamı olur mu? Bir şeyin nesnel varlığı dilsel, davranışsal ya da sanatsal dışa vurumu yani ifadedir. Edebiyat, içinize attıklarınızı binbir farklı bağlam içinde yeniden kodlayarak sunmanıza olanak tanıyan en güçlü ifade aracı.

Simli Terlik ilk göz ağrınız. Kitabın yolculuğu nasıl gelişti?

Simli Terlik bir edebiyat tutkusundan değil, aslında akademik bir düşünceden doğdu. Son yıllarda verdiğim derslerde, konusu kitapta da geçtiği üzere toplumsal değişme kuramları ve bunlar içinde kültür kuramcıları sıkça gündem olmaktaydı. Bunların önemli bir bölümü ekonomi-politik hegemonyanın yeniden üretimi ile olmakla birlikte, düzenin bireylerdeki davranışsal ve psikolojik izdüşümünü çıplak bırakan Erving Goffman, Marc Prensky, Jean Baudrillard ve Neil Postman gibi kuramcılar öğrencilerin oldukça ilgisini çekiyor ve kendi yaşamlarını sorgulamak için değerli fırsatlar yaratıyordu. Bu ilgiye bakarak, sosyal medyanın güncel kişilik bozuklukları ve insan ilişkilerindeki deformasyon üzerindeki etkilerini mercek altına alan akademik bir araştırma yapmayı düşünmeye başlamıştım. Ancak, hedef kitlemin demografik nitelikleri bunu bir kurgu eser formatında yazmamın daha uygun olacağını düşündürdü. Başlangıçta pek cesaretim yoktu. Önce birkaç paragraf, sonra birkaç chapter ve ardından alfa okuyucu dediğimiz arkadaşlarımın olumlu geri bildirimleri derken, başlayan iş bitiverdi.

Hegemonya düzeni ve tüketim toplumu içinde yozlaşan insan ilişkilerini anlatmak için narsizmi tematik bir araç olarak kullandığınızı söyleyebilir miyiz?

Hem evet, hem de hayır. Evet, çünkü araştırmalara göre sosyal medyanın ve tüketim toplumunun bireyler üzerindeki sosyo-psikolojik etkilerinin başında narsistik bozuklukları beslemesi geliyor ki böyle bir bilimsel bulguyu göz ardı edemezdim. O yüzden narsizm üzerine kapsamlı bir inceleme yaparak, narsizmin yol açtığı toksik döngü semptomlarını hikâyenin ihtiyaç duyduğu gerilim içinde dengeli bir şekilde kullanmaya çalıştım.
Hayır, çünkü benim anlatmak istediğim asıl hikâye narsizm değil, hükümran bir bilinç ile tutsak bir ruh –dikkat ederseniz bilinç bile demiyorum- arasındaki karşılıklı absürd bağlanmaydı. İçinde hegemonya olan her türden bağlanma ruhsal bir zehirlenmedir. Bu ekonomi-politik bir düzen ile toplum arasında, aile içi ilişkilerde, arkadaşlık ve gang gruplaşmalarında, kısacası sınıf, statü ve cinsiyetinizden bağımsız olarak hayatın her alanında görülebilecek bir durum. Böyle bir durumda hükümran bilinç ile tutsak ruh arasındaki toksik bağıntı kuşkusuz birçok metafor ile belirginleştirilebilirdi. Ancak metaforik anlatılar, dijital efektlerin de yardımıyla en büyük etkisini genelde sinema dilinde gösteriyor. Örneğin Ryan Ridley tarafından kaleme alınan ve bu yıl gösterime girmiş Renfield da Simli Terlik ile esasen aynı hikâyeyi anlatıyor. Ancak bir görsel sanatlar endüstrisi olarak sinema ile bir söz sanatı olarak edebiyat arasındaki amaç ve işlev farklılıklarını göz ardı etmemek gerekiyor. Öncelikle edebiyatın, sinema gibi bir görsel canlandırma araçları yok. Ama bu dezavantaj mı derseniz, bence yanıt amacınıza göre değişir. Metaforlar ve görsel canlandırmalar kullanarak sinema dilinde anlattığınız bir hikâye, izleyen bilinci meydana gelen aksiyonun gösterisine odaklarken; gerçek insanlar ve diyaloglar kullanarak edebiyat dilinde anlattığınız hikâye ise, izleyen bilinci kendisine ve çevresine odaklar. Bu nedenle sinemanın etkisi daha uçucu ve daha sınırlı genellenebilir nitelikte iken, edebiyatın etkisi ise daha kalıcı, daha tehditkâr ve daha devrimcidir. Ben bu yüzden, milattan önceki Homeros ve Herodot eserlerine kadar götürülebilecek “hükümran bilinç-tutsak ruh” bağıntısını fantastik metaforlar ile değil, bir gönül ilişkisinin kıvrımlarında kaybolan gerçek insanlar üzerinden ele almayı seçtim. Hikâye boyunca da günümüzde oldukça moda haline gelen, ipini koparanın psikolog kesildiği, herkesin birbirine aklı ve ruhu konusunda kolayca teşhis koyabildiği, egoyu koruma ve parlatma telaşı içinde insanların birbirlerine pervasızca altı boş sıfat ve yakıştırmalar atfettiği ve özeleştiri erdem ve becerisinin artık unutulmaya yüz tuttuğu Babil labirenti diline meydan okudum.

İnsanlar Simli Terlik’i neden okusun?

Simli Terlik deneyiminin okurlara,
içinde insan olan sorunların şu ya da bu biçimler ve şu ya da bu derecelerde bütün insanlar tarafından yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olduğu üzerinde düşünebilmek için, kahramanları, zamanı, mekânı ve kapsadığı olaylarda nüanslar olmakla birlikte hiçbir insan ilişkisinin özel, sıra dışı, ilginç olmadığını görebilmek için, içine düştüğümüz en karanlık anlarda bile çaresiz ve seçeneksiz olmadığımızı anımsayabilmek için, hayatın içinde mutlak iyiler ve mutlak kötüler olmadığını, dünyaya sadece siyah ya da sadece beyaz gösteren gözlüklerden bakmanın bir hastalık şekli olduğunu görebilmek için,
sağlıklı ilişkilerin mükemmel bir lego uyumundan değil, saygılı diyalog ve karşılıklı ödün ve esneklikten geçtiği üzerinde düşünebilmek için, hayattaki en temel anahtarın öz farkındalık, öz saygı ve kendine değer verme eşiğinden geçtiğini; ama bunların da yalnız yaşamayı erdem haline getiren birer kutsal ego tapınağı olmadığını anlayabilmek için değerli düşünsel odaklanma fırsatları yaratacağına inanıyorum.

Bundan sonrası için planlarınız nelerdir?

Pek planlı hareket eden biri değilim. Duygularımın ve isteklerimin sesine göre hareket ediyorum. O yüzden bir plan yapıp da plan dışına çıktığım ya da hiç planlamadığım halde çok disiplinli çalışıp sonuca gittiğim durumlar hayatımın şaşırtmayan ritimleri haline geldi. Ama zihnimde birkaç düzine hikâye dışarı çıkmak için beklediğine göre, elbette yazmaya devam edeceğim. Plan demek pek doğru olmasa da çizgimde bir değişiklik yaşanacağını tahmin ediyorum. Akademik birikimimden daha etkin yararlanabilmek için dönem kurgularına yönelip yetişkinlere yönelik birkaç tarihsel roman yazdıktan sonra, kendimi tamamen çocuk edebiyatına adamayı ve değer eğitimi temelli çocuk öykü ve romanları yazarak devam etmeyi düşünüyorum. Çünkü çağımızın en temel gereksinimi artık daha fazla bilgi ve beceri değil, bunları daha doğru kullanmamıza ışık tutacak tutum ve değerler. Dünyanın çok zeki olmaktan önce çok dürüst, erdemli ve namuslu insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Eklemek istedikleriniz var mı?

Simli Terlik’i okuyanların eser hakkındaki duygu ve düşüncelerini merak ve sabırsızlıkla bekliyorum. Sohbetiniz için teşekkürler ve olası okurlarıma da şimdiden sevgiler ve saygılar.

https://www.instagram.com/erkan.sensekerci

*Bu röportaj dostsohbeti.com için Emre Çakır tarafından yapılmıştır. Sadece kaynak belirtilerek belirli bir kısmı alıntılanabilir.

Bir Cevap Yazın

dostsohbeti.com "Türkiye'nin Röportaj Sitesi" sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin