Bugün yine bir konuyu derinlemesine ele almak istedim ama bu kez, itiraf etmeliyim ki, yazarken içimi acıtacak bir meseleye dokunacağım. Çünkü hayatı arabesk müzikle geçmiş, her hüznü o melodilerle yoğurmuş bir genç adam olarak, artık bu dünyanın bana ne kadar zarar verdiğini fark ediyorum. Dinlediğim her şarkıda kendimi daha yalnız, daha umutsuz hissediyordum. Sanki acıdan başka seçenek yokmuş gibi… “En çok ben acı çekiyorum, asla mutlu olamayacağım,” fikri zihnime kazınmıştı. Oysa bu düşüncenin yanlış olduğunu fark ettiğim an, içimde bir pencere aralandı. Aydınlandım. Kendi içimde, kendi kendime.
Şimdi elbette, arabesk dinleyen pek çok insan bu yazıya tepki gösterecek. Belki bana kızacak, belki de söylediklerimi hemen reddedecek. Çünkü insan, alıştığı karanlığı aydınlıktan daha güvenli bulur. Ama mesele bu değil. Bu yazı kimseyi suçlamak için değil; hep beraber, bize empoze edilen bu kabulleniş ritüelini sorgulamak için. Çünkü bu kültür sadece müzikle sınırlı değil; hayata bakışımızı, hayallerimizi ve en önemlisi, kader anlayışımızı şekillendiriyor. Ve ben istiyorum ki, biraz cesur olalım, temeline inelim. Gelin, bu sessiz dayatmayı birlikte çözelim.
Çünkü fark ettim ki, bu ülkede arabesk kültürle yoğrulan insanların çoğunun hayali yok. Zengin olmak gibi bir arzusu yok çünkü zenginlik nankörlük gibi gösterilmiş. Mutlu olmak gibi bir derdi yok çünkü mutluluk, neredeyse günah gibi anlatılmış. Hep bir yokluk, hep bir terk ediliş, hep bir “ben böyleyim” kabullenişi… Ve bütün bunlar bize yıllarca, şarkılarla, filmlerle, dizilerle adım adım öğretildi. Fakirliğe methiyeler düzülürken yokluk neredeyse kutsandı. Oysa gerçek şu ki; yokluğu romantize etmek, insanı özgürleştirmez. Sadece onu zincirine razı eder.
Acıyı anlatan müzik, eğer çözüm üretmiyorsa; sadece duyguları tüketir. Ve biz yıllarca, duygularımızı tüketen bir kültürle avutulduk. Sadece birazcık düşünmeni istiyorum, arabesk dinliyorsan hayallerini anlayışlarını ve o şarkıyı dinlerken ruh halini gözlemle biraz… Çünkü fark edeceksin ki o şarkıyla birlikte sadece dertlerini değil, umutlarını da yavaş yavaş susturuyorsun. Kendini acıya göre şekillendiriyor, mutsuzluğa yer açmak için hayallerinden feragat ediyorsun. Oysa müzik şifa olmalıydı, seni içinden çıkaracak bir el… Ama arabesk, seni olduğun yerde tutuyor; hatta orayı sevmeni istiyor.
Biraz daha derine inmeye çalışırsak, ülkemizde bir şeylerin 60’ların sonu, 70’lerin başında sessizce değiştiğini görebilirsiniz. O yıllar, maddi sıkıntıların gündelik hayata yön verdiği, yokluğun kol gezdiği dönemlerdi. Ve tam da o dönemde sahneye çıkan Müslümler, Orhanlar, Ferdiler sadece şarkı söylemediler; topluma, yaşadıkları yoksulluğu bir kader gibi benimsettiler. Arabesk, halkın çektiği acıya ses oldu belki ama aynı zamanda o acıya alışmayı da öğretti.
Oysa sorulması gereken şu: Toplum, bu karanlıkla savaşmayı deneseydi?
Hayal kurmaktan vazgeçmek yerine, o hayalleri gerçekleştirmek için mücadele etseydi? Yoksulluğu kabullenmek yerine, ondan çıkış yolları arasaydı? Bugün hâlâ aynı hikâyeyi baştan mı yaşıyor olurduk?
Ama şunu biliyorum: Acıyı kutsallaştırmak, hiçbir zaman çözüm olmadı. Çünkü acı, susarak değil, yüzleşerek geçer. Ve bazen bir kültürü sorgulamak, bir zinciri kırmak gibidir.
Belki de artık birileri çıkıp şunu söylemeli:
“Ben sadece hissetmek değil, değiştirmek istiyorum.”
Ve işte o gün, arabesk susar, hayat başlar.