
2008’de milli takımımızın geri dönüşlerinin meşhur olduğu unutulmaz Avrupa Şampiyonası’nı yaşamış, 2009’da Hadise’li Eurovision seyretmiş, 2010’da İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olduğunu deneyimlemiş bir ilk gençlik hatırlıyorum kendi adıma.
Bu saydığım üç olay sırasıyla ben on beş, on altı ve on yedi yaşındayken gerçekleşti.
O yıllar hem bireysel özgürlüklerin arttığı hem ekonomik refahın zirve yaptığı bir dönemdi ve geleceğe umutla bakmamı sağlamıştı. Tabular yıkılıyor, sınırlar aşılıyordu.
Bugünden yüz kat fazla izlenen televizyon programlarında cesur tartışmalar yapılıyordu.
Askeri vesayet kalkıyor, sivil cesaret artıyordu. Her şey böyle giderse diyordu içimdeki ses, daha ne isterim ben?
Dışarıya yansıtmasam, fırtınaları içimde koparsam da kendimi bildim bileli otoriterlikle, tek tiplikle, zorunlulukla, dayatmalarla, üniformalarla arası iyi olmayan ben için tam yaşanılacak ülke adım adım oluşuyordu.
2011, 2012 derken 2013’te film koptu.
Sonraki yıllarda yavaş yavaş başlayıp hızlı hızlı yükselen bir otoriter anlayış geldi yerleşti üzerimize.
O senelerde bugün özgürlükçü değerleri savunanlar için hâlâ çok kıymetli ve verimli olan reformlar da yapıldı ama elbette 2025 hayalimiz bu değildi.
Bugün geldiğimiz nokta dünya genelinde esen rüzgarın da etkisi ve katkısıyla özgürlükçü değerleri savunanlar için zor ve mücadele dolu günlerin geldiğini gösteriyor.
Özellikle bizim gibi birey olma bilinci düşük, başında elinde sopa bir baba isteyen toplumlarda özgürlükçü mücadele çok daha zor oluyor.
Kişinin kendi hayrına olanı bile reddettiği bir ortamda söylenecek pek söz de kalmıyor.
Olsun varsın, bir avuç da kalsak özgürlük her zaman yolumuzu aydınlatıyor.
Çünkü biliyoruz ki aydınlığın yolu özgürlükten geçiyor.
Gerçi geçmese de fark etmez, özgürlükten hiçbir şekilde vazgeçilemez!